Links


🇹🇷 Türkçe


🇬🇧 English

İklim Bilimci & Strateji Uzmanı | Son Buzul Erimeden‘in Yazarı


Türkiye, 11 yıldır dünya un ihracatında birinci. 🌾 Ama yeni bir akademik çalışma, sektörün hiç duymak istemediği soruyu soruyor: Ya ithal edecek buğday bulunmazsa? Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. M. Levent Kurnaz’ın kaleme aldığı CARF White Paper, birleşen iki riski ortaya koyuyor: 🌡️ İklim: “Çoklu Ekmek Sepeti Başarısızlığı” — dünyanın başlıca buğday havzaları (Rusya, Ukrayna, ABD, Kanada, Avustralya…) eşzamanlı iklim şoklarına maruz kaldığında, küresel ticaret artık telafi edemez. Bu artık uzak bir senaryo değil. ⚖️ Ticaret hukuku: WTO Temyiz Organı 2019’dan beri fiilen işlevsiz. İhracatçı ülkeler arzı kısıtladığında bunu durduracak bağlayıcı mekanizma yok. Daha önce yaşandı. En çarpıcı argüman: sektörün gözdesi “İkiz Dönüşüm” — dijitalleşme ve yeşil geçiş — bu sorunu çözmüyor. Daha akıllı ve daha yeşil bir fabrika, ham maddesi yoksa yine kapanır. Dijital araçlar var olanı optimize eder. Buğday yaratamaz. Reçete: yerli üretimi ulusal güvenlik varlığı olarak yeniden konumlandırmak, ticaret anlaşmalarını WTO hukuki çerçevesine oturtmak ve stratejik rezervleri büyütmek. Pencere şimdi açık. Bir sonraki şoktan sonra değil.


2026 yaz tahmini geldi — ve tablo çarpıcı 🌡️🌍 Copernicus C3S mevsimsel tahminlerine göre Orta ve Doğu Avrupa’da sıcaklıklar normalin 1 ila 2°C üzerinde seyredecek. Türkiye ise bu sıcaklık anomalisinin tam merkezinde yer alıyor. Peki sürpriz ne? Türkiye ve Yunanistan dahil Doğu Akdeniz’de bu yaz ortanca yağışın üzerinde gerçekleşme olasılığı %60–70. Hem kavurucu sıcaklar hem de aşırı yağış olayları mı? Artık hazırlıklı olmamız gereken yeni gerçeklik bu. Tarım, kentsel planlama, enerji ya da sadece yazlık planlarınız için — bu tahmin önemli.


Holosen, insanlık için jeolojik bir “şans” dönemiydi. Yaklaşık 12.000 yıl boyunca iklimdeki istikrar, şehirler kurmamıza ve tarımı geliştirmemize izin verdi. O dönem artık kapandı. Son yazımda, iklim değişikliğini neden sadece bir dizi hava olayı olarak görmeyi bırakıp, medeniyeti mümkün kılan o istikrardan sistemik bir çıkış olarak görmemiz gerektiğini tartıştım. Altyapımız ve gıda güvenliği modellerimiz, artık var olmayan bir “öngörülebilirlik” üzerine kurulu.


COP31 Antalya’ya geliyor. Peki biz hazır mıyız? 🌍 Before The Last Glacier Melts blogundaki düşündürücü yeni bir yazı, COP31’in asıl değerinin iki haftalık konferansta değil — onu çevreleyen nadir “iklim penceresinde” yattığını savunuyor. Önümüzdeki 2–3 yıl boyunca uluslararası finansman, teknoloji, ortaklıklar ve politika dikkati aynı anda Türkiye’ye yönelecek. Bu çok sık gerçekleşen bir şey değil. ✅ İş dünyası için: gerçek bir dönüşüm ve bunu güvenilir biçimde iletmek ✅ Kamu kurumları için: politika adımlarını görünür kılmak ✅ Sivil toplum için: iklimi günlük hayatın parçası yapmak Yazı, aklınızda kalan bir soruyla bitiyor: “Bu sürecin seyircisi mi olacağız — yoksa onu şekillendirenlerden biri mi?” Siz nerede duruyorsunuz?


Nature dergisi çarpıcı bir gerçeği belgeledi: Resmi olarak kayıtlara geçen en sıcak 11 yılı ardı ardına yaşadık. Bu sadece bir “sıcaklık dalgası” değil, sistemik bir kırılmadır.
Bu veriler bize şunu söylüyor: “Normale ne zaman döneceğiz?” sorusunu bırakmalıyız. Normal artık yeniden tanımlandı. Strateji ve kaynak yönetimiyle uğraşanlar için bu, risk modellerimizin kalıcı bir yükseliş halini esas alması gerektiği anlamına geliyor. Kademeli iyileştirme dönemi bitti; artık zorunlu adaptasyon çağındayız.


Tartışma “Süper El Niño” gelip gelmeyeceği değil, bu olayın nasıl bir dünyaya adım attığıdır. Artık geçmişteki El Niño olaylarına ev sahipliği yapan aynı iklim sisteminde değiliz. Pasifik’teki devasa ısı birikimi, olayın resmi sınıflandırması ne olursa olsun “Süper” bir etkiyle karşılaşma ihtimalimizi artırıyor. 2026 sonu ve 2027, küresel gıda sistemlerimiz ve su altyapımız için ciddi bir sınav olacak.


“Yeşil Dönüşüm” sert bir fiziksel duvara çarpıyor: Bakır. The Conversation’da yayımlanan yeni analiz, 2040 yılına kadar 10 milyon tonluk devasa bir yapısal açığa işaret ediyor. Elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji şebekeleri ve yapay zekâ veri merkezlerini aynı anda ölçeklendirmeye çalışırken, gezegenin mevcut çıkarım kapasitesinin ötesine geçiyoruz.  Stratejik zorluk sadece “finansman” değil; esnekliksiz üretim. Yeni bir madenin devreye girmesi için gereken 17 yıllık süre ve kilit bölgelerdeki artan su kıtlığı, kısa vadede bu mineral kıtlığından sadece “inovasyonla” çıkamayacağımızı gösteriyor. Enerji ve teknoloji liderleri için “bakır riski” artık sadece bir tedarik sorunu değil; endüstriyel büyüme ve iklim hedefleri için temel bir tehdittir. “Dijital çözümlerden” bahsetmeyi bırakıp fiziksel altyapımızın materyal sınırlarıyla yüzleşmeliyiz.