Links


🇹🇷 Türkçe


🇬🇧 English

İklim Bilimci & Strateji Uzmanı | Son Buzul Erimeden‘in Yazarı


Başlık her yerde: “Küresel nüfus 2064’e kadar yarıya düşebilir.” 🌍 Ama gerçek hikâye — ve gerçek uyarı — rakamdan çok daha önemli. Chaos, Solitons and Fractals dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma, fizikte düzensiz malzemeler için geliştirilen bir matematiksel modeli 12.000 yıllık insan nüfusu tarihine uyguladı. İlk kez, tek bir denklem tüm büyük büyüme evrelerini yakalıyor: erken tarım toplumlarının yavaş istikrarı, sanayi çağının patlayıcı artışı ve 1970’lerden bu yana içinde bulunduğumuz belirgin yavaşlama. Modelin bugüne ilişkin gerçek bulgusu? Esnetilmiş üstel bir yavaşlama içindeyiz — felaket çöküşüne doğru değil. Eğri yavaşlıyor, kırılmıyor. “2064’e kadar yarıya düşme” senaryosu açıkça bir en kötü durum gösterimi, tahmin değil. Ancak Dünya’nın taşıma kapasitesi kısıtları aniden ve sert biçimde devreye girerse aktif hale geliyor. Bunu ne tetikleyebilir? Araştırmacılar üç şey sayıyor: küresel savaş, büyük bir pandemi — ve hızlı iklim değişikliği. Çalışma tam burada iklim bilimiyle doğrudan kesişiyor. Nüfus eğrileri kendi kendine kırılmıyor. Onları besleyen sistemler — gıda, su, enerji, sağlık, ekonomik istikrar — bileşik ve eş zamanlı şoklarla karşılaştığında kırılıyor. İklim riski literatürü buna kademeli sistemik çöküş diyor. Mesaj kıyamet kehaneti değil. Şu: eş zamanlı krizleri absorbe etme marjı sınırsız değil. Ve iklim değişikliği bu marjı en hızlı daraltabilecek mekanizmalardan biri.


Neredeyse hiç konuşulmayan ama konuşulması gereken bir iklim hikâyesi. ⛈️🌍 Nature Climate Change’de yayımlanan yeni bir çalışma, gezegen ısındıkça dolu fırtınalarının nasıl yer değiştireceğini haritalandırdı. Bulgu sezgiye aykırı: Dolu yok olmuyor. Taşınıyor. Isınma arttıkça dolu üreten atmosferik koşullar kutuplara doğru sürükleniyor. Orta enlemler biraz rahat nefes alabilir. Ama kuzey Avrupa, Kanada, güneydoğu Avustralya ve Yeni Zelanda artan risk bölgesine giriyor. Bir de mevsimsel boyut var: kayış yazdan kışa doğru — tam da buğday ve diğer kış ürünlerinin tarlada olduğu dönem. Nature’daki eş çalışma tabloyu tamamlıyor: büyük dolu taneleri (≥30 mm) yüzyıl sonuna kadar küresel ölçekte yüzde 38–52 daha sık görülecek; toplam dolu hasarı ise yüzde 36–42 artacak. Avrupa bu kaymayı zaten yaşıyor. Dolu fırtınaları yalnızca beş yılda yüzde 267 arttı. Arka arkaya iki rekor hasar sezonu — her biri 5 milyar avronun üzerinde. Tarım, sigorta, kentsel planlama ve gıda güvenliğini takip eden herkes için mesaj net: aşırı hava olaylarının coğrafyası gerçek zamanlı olarak yeniden çiziliyor.


İyi haber: Küresel emisyonlar 2014’ten bu yana düzleşti. Güneş enerjisi maliyeti yüzde 90’ın üzerinde düştü. Temiz enerji yatırımları 2022’de 1,1 trilyon dolara ulaştı. En kötü iklim senaryosu geride kalmış görünüyor. Kötü haber: Düzleşme iyileşme değil. CO₂ birikimli bir olgu. Net sıfıra ulaşılana dek gezegen ısınmaya devam ediyor. Ve Almanya — iklim eylemi için kurumsal açıdan dünyanın en donanımlı demokrasisi sayılabilir — bağımsız iklim konseyi tarafından 2030 ve 2040 hedeflerini 60–100 milyon ton farkla kaçıracağı tescillendi. Son Buzul Erimeden blogundaki yeni yazıda, bunun yalnızca bir Almanya sorunu olmadığını savunuyorum. En güçlü aktörler tökezlediğinde dalgalanma küresel oluyor: AB’nin SKDM gibi yaptırım mekanizmaları güvenilirlik kaybediyor, gelişmekte olan ülkelere verilen finansman taahhütleri zayıflıyor ve “onlar yapamıyorsa biz neden yapalım?” siyasi argümanı güçleniyor. Türkiye için sonuç somut. 2024 İklim Kanunu büyük ölçüde SKDM baskısıyla hayata geçti. Bu baskı yumuşarsa, yerini ne alacak? Sonuç: Bu kötümserlik değil, verilere dayalı gerçekçilik.


Türkiye, 11 yıldır dünya un ihracatında birinci. 🌾 Ama yeni bir akademik çalışma, sektörün hiç duymak istemediği soruyu soruyor: Ya ithal edecek buğday bulunmazsa? Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. M. Levent Kurnaz’ın kaleme aldığı CARF White Paper, birleşen iki riski ortaya koyuyor: 🌡️ İklim: “Çoklu Ekmek Sepeti Başarısızlığı” — dünyanın başlıca buğday havzaları (Rusya, Ukrayna, ABD, Kanada, Avustralya…) eşzamanlı iklim şoklarına maruz kaldığında, küresel ticaret artık telafi edemez. Bu artık uzak bir senaryo değil. ⚖️ Ticaret hukuku: WTO Temyiz Organı 2019’dan beri fiilen işlevsiz. İhracatçı ülkeler arzı kısıtladığında bunu durduracak bağlayıcı mekanizma yok. Daha önce yaşandı. En çarpıcı argüman: sektörün gözdesi “İkiz Dönüşüm” — dijitalleşme ve yeşil geçiş — bu sorunu çözmüyor. Daha akıllı ve daha yeşil bir fabrika, ham maddesi yoksa yine kapanır. Dijital araçlar var olanı optimize eder. Buğday yaratamaz. Reçete: yerli üretimi ulusal güvenlik varlığı olarak yeniden konumlandırmak, ticaret anlaşmalarını WTO hukuki çerçevesine oturtmak ve stratejik rezervleri büyütmek. Pencere şimdi açık. Bir sonraki şoktan sonra değil.


2026 yaz tahmini geldi — ve tablo çarpıcı 🌡️🌍 Copernicus C3S mevsimsel tahminlerine göre Orta ve Doğu Avrupa’da sıcaklıklar normalin 1 ila 2°C üzerinde seyredecek. Türkiye ise bu sıcaklık anomalisinin tam merkezinde yer alıyor. Peki sürpriz ne? Türkiye ve Yunanistan dahil Doğu Akdeniz’de bu yaz ortanca yağışın üzerinde gerçekleşme olasılığı %60–70. Hem kavurucu sıcaklar hem de aşırı yağış olayları mı? Artık hazırlıklı olmamız gereken yeni gerçeklik bu. Tarım, kentsel planlama, enerji ya da sadece yazlık planlarınız için — bu tahmin önemli.


Holosen, insanlık için jeolojik bir “şans” dönemiydi. Yaklaşık 12.000 yıl boyunca iklimdeki istikrar, şehirler kurmamıza ve tarımı geliştirmemize izin verdi. O dönem artık kapandı. Son yazımda, iklim değişikliğini neden sadece bir dizi hava olayı olarak görmeyi bırakıp, medeniyeti mümkün kılan o istikrardan sistemik bir çıkış olarak görmemiz gerektiğini tartıştım. Altyapımız ve gıda güvenliği modellerimiz, artık var olmayan bir “öngörülebilirlik” üzerine kurulu.


COP31 Antalya’ya geliyor. Peki biz hazır mıyız? 🌍 Before The Last Glacier Melts blogundaki düşündürücü yeni bir yazı, COP31’in asıl değerinin iki haftalık konferansta değil — onu çevreleyen nadir “iklim penceresinde” yattığını savunuyor. Önümüzdeki 2–3 yıl boyunca uluslararası finansman, teknoloji, ortaklıklar ve politika dikkati aynı anda Türkiye’ye yönelecek. Bu çok sık gerçekleşen bir şey değil. ✅ İş dünyası için: gerçek bir dönüşüm ve bunu güvenilir biçimde iletmek ✅ Kamu kurumları için: politika adımlarını görünür kılmak ✅ Sivil toplum için: iklimi günlük hayatın parçası yapmak Yazı, aklınızda kalan bir soruyla bitiyor: “Bu sürecin seyircisi mi olacağız — yoksa onu şekillendirenlerden biri mi?” Siz nerede duruyorsunuz?


Nature dergisi çarpıcı bir gerçeği belgeledi: Resmi olarak kayıtlara geçen en sıcak 11 yılı ardı ardına yaşadık. Bu sadece bir “sıcaklık dalgası” değil, sistemik bir kırılmadır.
Bu veriler bize şunu söylüyor: “Normale ne zaman döneceğiz?” sorusunu bırakmalıyız. Normal artık yeniden tanımlandı. Strateji ve kaynak yönetimiyle uğraşanlar için bu, risk modellerimizin kalıcı bir yükseliş halini esas alması gerektiği anlamına geliyor. Kademeli iyileştirme dönemi bitti; artık zorunlu adaptasyon çağındayız.


Tartışma “Süper El Niño” gelip gelmeyeceği değil, bu olayın nasıl bir dünyaya adım attığıdır. Artık geçmişteki El Niño olaylarına ev sahipliği yapan aynı iklim sisteminde değiliz. Pasifik’teki devasa ısı birikimi, olayın resmi sınıflandırması ne olursa olsun “Süper” bir etkiyle karşılaşma ihtimalimizi artırıyor. 2026 sonu ve 2027, küresel gıda sistemlerimiz ve su altyapımız için ciddi bir sınav olacak.


“Yeşil Dönüşüm” sert bir fiziksel duvara çarpıyor: Bakır. The Conversation’da yayımlanan yeni analiz, 2040 yılına kadar 10 milyon tonluk devasa bir yapısal açığa işaret ediyor. Elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji şebekeleri ve yapay zekâ veri merkezlerini aynı anda ölçeklendirmeye çalışırken, gezegenin mevcut çıkarım kapasitesinin ötesine geçiyoruz.  Stratejik zorluk sadece “finansman” değil; esnekliksiz üretim. Yeni bir madenin devreye girmesi için gereken 17 yıllık süre ve kilit bölgelerdeki artan su kıtlığı, kısa vadede bu mineral kıtlığından sadece “inovasyonla” çıkamayacağımızı gösteriyor. Enerji ve teknoloji liderleri için “bakır riski” artık sadece bir tedarik sorunu değil; endüstriyel büyüme ve iklim hedefleri için temel bir tehdittir. “Dijital çözümlerden” bahsetmeyi bırakıp fiziksel altyapımızın materyal sınırlarıyla yüzleşmeliyiz.